Sample picture
 
Ali, zehirli bir sarmaşık gibi hayatlarına dolanmaya başladığı andan beri, en az geçmişleri kadar zorlu bir engel oldu Asi ve Demir için... takıntılı tutkusuyla... hırsıyla... kontrol edemediği, doğru yönetemediği gücüyle... bertaraf edilmesi zor bir engel. Aşkı, belki Demir’in ki kadar güçlü kendince... onun ki gibi karşılık bulamasa da ... tek taraflı ve umutsuz olsa da. Asi’nin elinden çıkan kurşunla ...belki ölüme giderken... belki son nefeslerini verirken bile... onunla göz göze olmaktan mutlu...

Demir, Asi’den ayrıldığından beri yüreğindeki endişe ve korkularının gerçekleştiğini düşünüyor, silah sesini duyduğu anda... kulaklarında mı patladı yoksa yüreğinde mi o ses?.. tabancalar ortada... ve tabi Asi... karısının adını haykırırken yuvarlanırcasına inmeye çalışıyor onun yanına... tek kaygısı, Asi... Ali umurunda falan değil o an... Ali yerde, inliyor ... Asi’nin iki eli birden kurşun yarasının üzerinde... Demir’in yanlarına varmasıyla, durumu kırık dökük cümlelerle anlatmaya çalışıyor... “Onu vurdum Demir... onu ben vurdum”... Elleri hala yarada, başını Demir’in boynuna gömüyor Asi... Demir’in elleri Asi’nin saçlarında, onunla yekpare olmak istercesine, güç verircesine, omuzunda. Görevlilerin yanlarına gelmesiyle birlikte elleri serbest kalan Asi’yi görüyoruz... kanrevan içinde.. ellerinin Demir’in gömleğinde bıraktığı iz ise gün boyu gözümüzün önünde...

Polislerin olay yerine geldiğini gören Demir, olayların dallanıp budaklanmaması için müdahale ediyor... Bu arada Ali ambulansa kadar getirilmiş... Asi başında... herşey hızla olup, sürüyor... Asi, onu istemeden vurduğunu söylerken Ali’de bunun bir kaza kurşunu olduğuna ve polislere bir şey söylememesi gerektiğine dair Asi’yi ikna etmeye çalışıyor...güçlükle konuşuyor... “sakın söyleme”... Demir, ambulansa girdiğinde Ali’nin dudaklarından dökülen sözlerle duruyor “Asi, bana söz ver... polise beni vurduğunu sakın söyleme”... Demir sessiz... “Ali’nin kimseye aşık olabileceğini sanmıyor” iken, sadece “kendisine ait” olduğu için Asi’nin peşinde olduğunu düşünürken... Asi’yi korumaya çalışan Ali’ye ... Ali’nin aşkına tanıklık ediyor o an... kalakalıyor... hazmetmek kolay değil... Yalnız olmadığını görüyor... Ali’de var... Ambulans görevlisinin kapıları kapatmasıyla kendine geliyor.

Hastahane girişi... Ambulans acile yanaşıyor... önce yaralı, peşine telaş ile Asi ve Demir iniyorlar... Ali ısrarlı... “dediğimi yapacak mısın?”... Asi’nin olumsuz cevabı ile Ali başka bir yol deniyor... komiseri çağırıp, bilinci kapanmadan, ameliyata alınmadan “kendi kendini vurduğu” yönünde ifade veriyor... Asi’nin kafası karışık... Demir endişeli... herşey süratle gelişmeye devam ediyor... düşünmeye... durup değerlendirmeye vakit yok... Ali’yi ameliyata alırlarken, Asi ve Demir dışarıda kalıyor... hayat onları ters köşelere yatırmaya devam ediyor... Demir hapisteyken, yalan ifade vererek, bir an evvel oradan çıkmasını isteyen Asi aklıma geliyor... İşte bu seferde kendi Demir’in bir zamanlar durmasını istediği yerdedir... ifadesi ile serbest kalabilecektir... bunu yapabileck mi?.. buna katlanabilecek mi?.. Asi kendinde değil.. “ne yapacağım şimdi?”... bir eli aşağıya cansızca sarkık, diğeri ağzında... hıçkırıklarına mani olmaya çalışıyor... Demir ise birazdan Asi’den yapmasını işteyeceği şeyden dolayı gergin... bunun Asi’yi düzüne akıtmaktan daha zor olacağının farkında... hemde bunu çabucacık yapmak zorunda... “Birazdan ikimizi de sorguya olacaklardır, orada söyleyeceklerin çok önemli Asi” derken gözlerine odaklanıyorum Demir’in... 40.bölümün son sahnesinin rövanşı mı bu, diye düşünüyorum? Asi’nin ifadesini yönlendirmeye çalışırken, o da bir zamanlar Asi’yi suçladığı yerde... karısından, yapmayacağını bilmesi gereken bir şey isteyecek... ya O bunu başarabilecek mi?

İfadeleri alınıyor... Kendilerini bekleyen İhsan, Neriman, Defne ve Kerim ile birlikte eve... Kozcuoğlu çiftliğine dönüyorlar... avlu, arabaların gelişiyle bayram yerine dönüyor... ev ahalisi akın ediyor onları karşılamak için... Asi’yi bunca insanla paylaşmaktan çok da memnun değil Demir... ama Asi onların da “kıymetlisi”... anlayışla karşılamaya çalışıyor... Arada payını alsada “Demir Hey, hay maşallah... aldın getirdin karını” diye övgülerden, asıl ilgi Asi’ye... karısını ihtimamları ve sevgileriyle sarmalayıp, ondan uzaklaştırmalarına müsade ediyor... sabır... onun erdemlerinden biri, değil mi?... eve girenleri takip etmeden önce, Kerim’in ortalarda olmamak için sığındığı arabaya yöneliyor... dostunun itirazlarına ve İhsan Bey’in geçmişteki uyarısına rağmen, en zor gününde onunla olan, Kerim’i omuzundan kavrıyor... birlikte eve giriyorlar...

En nihayet yalnızlar... Yatakodalarına birlikte girerlerken, Demir kapıları kapatmak için Asi’yi bırakıyor. Asi kollarını göğsünde kavuşturmuş... hala çok da kendinde değil... Demir camlı kapıları kapatır kapatmaz Asi’nin yanında... “gel... sıkı sıkı bir sarılayım sana... sana kavuştuğuma ancak böyle inanabilirim”... günler sonra Asi yanıbaşında... özgür... mü?... emniyette... mi?... onunla... mı?.... tam değil... yine bir şeyler eksik... eksik bu kavuşma da... Demir kollarını karısının sırtında omuzlarında gezdirerek, Asi’yi sarmalıyor... bu kareleri dönüp dönüp seyrediyorum... ilk seyredişlerimde hemen farkına varamıyorum... ama sonra gözlerini farkediyorum... gözlerini... gözleri ayrı bu kavuşmada... onların önce gözleri kavuşur birbirine... Asi’nin elleri Demir’in, Demir’in elleri Asi’nin yanaklarında, alınları kavuşur ardından... son olarak da dudakları... ne gözleri ... ne alınları... ne dudakları birbirinde ... ve anlıyorum... ne kadar sarılsalar da birbirlerine... kavuşamıyorlar... doğruların yanlışların harmanlandığı bu olaylar dizisinde... her ikisininde çok yakında geleceğinden kuşkulandıkları bir ayrılığın ağırlığıyla... kavuşamadıklarını...

Asi’nin gözleri sıkı sıkı kapalı... Demir’in gözleri boşlukta... sevgilisinin alnına kondurduğu öpücükten sonra onu “hadi gel uzan... iyice bir dinlen” diye yatağa yönlendirmeye çalışıyor ama Asi henüz buna hazır değil... çok erken... bu yarım kalan kavuşmada, içgüdüleri yol gösteriyor ona... gözleri Demir’in boynuna kayıyor bir an ve kendini ona gömüyor yine... kollarıyla tutunuyor sıkıca... Demir’in başı öne doğru eğiliyor... soluklarının birbirine karıştığını... birbirlerinin içini ısıttıklarını hissediyorum... başka yollar arıyorlar kavuşmak için birbirlerine... kelimelerle oynuyorlar... “beni bırakma”... “sensiz ne yaparım hiç bilmiyorum... canım benim... karım benim...” kelimelere boğuluyor yaşadıkları... aktarılıyor sonraya... sadece biraz sonraya.

Asi’nin gözü, komidinin üzerindeki resimlerine kayıyor... Tenlerinin sarhoşluğundan sıyrılıp, gerçeklere dönüyorlar... gerçeklerden kaçmadıkları anda artık göz gözeler... çorap söküğü gibi geliyor her şey... artık onların evi yok... Asi birini yaraladı... yanlış ifade verilirken, sustu... sesini çıkartmadı... O nasıl biri... yalnış yaptı... yalana ortak oldu... ne oldu ona? Demir olanca gücü ve ikna yeteneğiyle karısını sakinleştirmeye, teskin etmeye ve olaylara başka bir açıdan bakmasını sağlamaya çalışırken göz gözeler... “asıl suçlu Ali, oraya gelerek senin hayatını tehlikeye attı” derken kararlı ve hırçın... ama... zamana ihtiyaçları olduğun söylerken, Asi’nin yüzü onun yanağını sıvazlayan ellerinin peşine düşüp eğilirken, duyduğu endişe ve kaygılar firar ediyor gözlerinden artık...

Mutlu olmak için ne kadar küçücük şeyler veriyorlar elimize diye düşünüyorum, dar yatakta, Asi’nin Demir’in kolunu yastık yapıp yatışını seyrederken kendi kendime... Asi, kocasının... güvenli bir uykunun... kollarına kendini teslim etmiş... Demir, orada değil... gözleri dalmış... kuytusuna sokulmuş Asi’nin sıcaklığı... karısının başının ağırlığıyla ezilen, hafiften uyuşmuş kolu... yine uzaklarda... korkularla bileylenen endişeler dörtbir tarafında... ruhu tetikte... peşin peşin ödüyor yanlışlarının hesabını içinde... derken gözünü kırparak dönüyor o ana ve o odaya... eli hareketlenip karısının omuzuna gidiyor... derin bir soluk alıyor... sevmek, hem nasıl bizi güçlü kılıp hem de bu kadar savunmasız bırakabiliyor?

Asi ve Demir akşam yemeğine katılıyorlar... Neriman, onlara Cemal Ağa’nın konağına yerleşmelerini öneriyor. Asi’nin de Demir’in de yüzleri Neriman’a dönüyor bu öneriyle... ağızlarındaki lokmalar büyüyor... çatalları havada kalıyor... emrivaki... Demir’in hiç hoşlanmadığı bir şey... hayatında böyle oldubittilere yer yok... alışık da değil... tıpkı Kerim gibi O da zorlanıyor Kozcuoğlularının bu sıkı aile bağlarına... davranış biçimlerine alışmakta... sessizleşiyor... Kerim’den tecrübeli... bu oldubittilerin, ardı arkası gelmeyen olayların onların da hayatlarının eksenini oluşturacağından e.min... tabağındaki yemekle oyalanıyor...

Ali’nin doktoruyla konuşuyor... hastanın ameliyattan çıktığını, durumunu muhafaza ettiğini öğreniyor Demir...

Asi ve Demir’i yine yatak odalarında görüyoruz.... gece... yerleri de dar yenleri de... ama Demir artık günlerin yorgunluğu ve karısının yanındaki varlığıyla uyuyor... Asi’nin gözlerine ise uyku uğramıyor... güzdüz uyumuş olmanın verdiği dinçlik... olan bitenin aykırılığı... yanlışlığı... geriye dönük işlemeye başlıyor... Demir’i uyandırmamak için salona gidip, yoğun bakım nöbetçilerine telefon ediyor... Ali’nin durumunda bir değişiklik yok... hastaneye gidiyor. Çok geçmeden uyanan Demir ise Asi’yi evde bulamayınca tahmin edip, takip ediyor onu gecikmeden. Hastaneye gitmek de bir şey değiştirmeyecek... Suçluluk duygusunun ağırlığı altında eziliyor Asi... bununla başa çıkamayacak... Demir’le düşüncelerini paylaşıyor... silahın elinde patladığını itiraf edeceğini söylüyor... Demir yine sakinleştirmeye çalışıyor Asi’yi... Ali istediği için herşeyin böyle geliştiğini... onun iyileşmesini beklemeleri gerektiğini söylüyor... yaşlar çenesinden süzülüyor karısının... elleriyle yaşları silerken Demir, karısının ızdırabının göz yaşlarıyla yol bulup aktığının farkında... itiraz etmiyor... zamanın gittikçe daraldığını hissediyoruz... Demir’de hissediyor... Tüm gayreti, her seferinde onunla konuşarak biraz daha ... biraz daha zaman kazanmak... sinsi sinsi sokuluyor düşüncelerime, kocası hapisteyken Asi’nin savcı ile yaptığı konuşma...

-İnsan hiç beklemediği durumlarda bulabilir kendini...
-Öyle bir şey olsa Demir anlatırdı.
-Peki tüfek kaza ile ateş aldıysa ... o zaman saklayabilir değil mi?
-Hayır ... açıkça söylerdi...

Ali komaya giriyor...

Asi ile Demir’in güneşli bir günde seyrettiği, o batık gemiyi bu gün dev dalgalar dövüyor... aynı sahilde kayalalıkların üzerinde buluyor Demir Asi’yi... kocasına veda edeceği yer işte, diye düşünüyorum... dalgalara eşdeğer alev dalgası yüzü Demir’in... Demir ve köpük köpük dalgalar... ne varsa, önüne katıp sürükleyen dalgalar... Aşklarıda onları böyle önüne katıp götürmedi mi? Asi’ Demir’e başka nerede veda edebilir... Onsuz kaldığı zamanlarda Demir’e sakinleşmek için geleceği bir durak... bir hatıra bırakmak ister gibi... kocasına dönüyor... gözleri kavuşuyor... bakışları gönül rahatlığı ile sevgilisinin yüzünde artık...“herşey ne kadar güzel” derken vahşi dalgalara dönüyor... saçlarından geçen rüzgarı seyrederken, Demir’in gözleri karısında... “seni çok iyi anlıyorum” derken sözleri rastgele değil... bizde onun ne demek istediğini çok iyi anlıyoruz... Kaza ile olsa bile, işlediği bir suçu saklayıp, susmasını istedi... gönül rahatlığı ile ortalıkda dolaşmasını istemese bile, beklemesini nasıl istedi?.. onu hiç mi tanımadı?.. Asi’de Demir’i anlıyor... Demir’in çaresizliğini ondan iyi kim bilebilir... susturuyor kocasını... “biraz sessiz kalalım... olur mu?”... Asi’nin eli sevgilisinin eline uzanıyor... avuçları kavuşuyor... sıkı sıkı... Demir’in parmakları karısının elini hiç bırakmayacakmışçasına kavrarken, incili yüzüğü elini acıtıyor Asi’nin...

-Bunu taa başından biliyordum... beni bu dünyadan ötelere götüreceğini... seni her gün biraz daha fazla seveceğimi... biraz daha bağlanacağımı biliyordum...
-Bir de beni bilsen...

...bir yol bulup sonunda... Ruhları kavuşuyor...

Bu onbeş saniyede dursun istiyorum bölüm... sezon... dizinin tamamı... herşey bu onbeş saniye olsun... her yer karanlık, bir o onbeş saniye parlasın istiyorum... gün... hafta... ay... yıl... yaşam, bu onbeş saniye ile kuşansın... sığsın bu onbeş saniyeye her şey... yetsin... taşsın... sadece bu onbeş saniye acıtsın onları... güldürsün... ağlatsın... çiçekçi kadından hep bunu satın alsın Demir Asi için... saçlarına her gece bunu taksın... aşk çocukları bu onbeş saniyede hayat bulsun... büyüsün... her sabah saatleri onları böyle uyandırsın... hergün arabalarının kontağı böyle açılsın... her telefonları böyle çalsın... elleri hep bunu yazsın... gözleri heryerde bunu görsün... arasın... soludukları hava, içtikleri su, gözlerinden dökülen yaş bu olsun... yaşam orada dursun... aşk tutulsun...

Sadece... orada ve o anda.. geçmişin sönmemiş küllerinden uzakta yürekleri iyice ufalanıp dökülmeden kalabilseler... zamanı orada ve o anda durdurabilirler mi ?

Ama durduramazlar, değil mi?